5 Ekim 2010 Salı

ne yani ter kokuyorum diye kült punk'ın öncüsü olamaz mıydım?
karaköy'de tuhaf bir balık lokantasına gittik. tuhaflığı salaşlığından ziyade büyük yazarın yarattığı ilüzyonla ilgiliydi. erkeklerin hepsi amuda kalkmış bizi selamlıyordu. açıkhavadaki bu salaş mekanın orta yerindeki dev ekranda 1982 yılı kırkpınar yağlı güreşlerinin açılış törenini izliyorlardı.
"eğer" dedim,
- seks ya da örümcekler hakkında yazıyorsan herke seni budala zanneder.
bana baktı: "yapma böyle hayal" dedi. "yapma böyle..."
"herkes ter kokar" dedim. taksici hafifçe yana kaykılarak "ben hiç ter kokmam. ter bezlerimi aldırdım." dedi.
"sen bu konuya karışma" diye lafı ağzına tıkadım.
büyük yazar, bıyık altından gülüyordu. çünkü ter koktuğumu söylemekle benden intikam alarak kendini ve taksiciyi rahatlatıyordu.
kırmızı hint işi bluzum, krem rengi pantolunumla çok hoştum. ama zafer söz konusu olduğunda güzel bir kadının önemi yoktur.


beni karaköy'e götürdü. inanılması güç bir gece olacaktı.

yatakta nasıl acaba?

sor bakalım kendine bu kadar çok gülümsemek kötü mü?

hafta sonları birilerinin aramasını bekleyerek geçiririm

eğer canım biraz sıkkınsa eğlenceli bir şeyler düşünüp gülerim.

eğer canım çok sıkkınsa önüme gelene asılıp, yatakta nasıl acaba diye düşünürüm.

acaba yatakta nasıl?

Bu soruyu sormaz mı kadınlar?

Hah işte, msn de online kadın arkadaşlarıma soruyorum

belki uzun uzun öperek sevişiyordur

bir Ferhat göçer şarkısı kadar duygulu bir insanım

4 Ekim 2010 Pazartesi

"yaşgünün kaçta biter" diye sordu. ben de "senin kokteyl ne zaman?" biter diye sordum. 1o gibi biteceğini söyledi. büyük yazar beni aradığında saat 10'du. ama beni almaya gelmesi gece yarsını buldu...
ellerimden tutup taksiye bindirdi. bu arada ter koktuğumu söyledi...
taksiye binip eve giderken bir önceki buluşmamızda olanları düşündüğümü fark ettim. bir önceki buluşmamızda beni akşamın dar vakti arayıp bir kokteyle davet etmişti. davetlere bayılırım. hele bir de beleş içki varsa...
ancak bu daveti kabul etmem mümkün görünmüyordu. beni aradığında bir dolmuşun içinde hızla gidiyordum, bir arkadaşımın yaşgününe. yazar beni arayıp, "canım, benimle kokteyle gelir misin?" demişti. "canım" en çok kullandığı kelimelerden biriydi. ve ağzına çok yakışıyordu...

3 Ekim 2010 Pazar

birlikte yürüyüp taksinin yanına geldik.
beni taksiye bindirdi. sonra da "arayacağım" dedi. eh be yavrummmm
hayal kurmaya devam edeceğim ama koşullar şu an bunun için uygun değil. yazarın beni tarlabaşında atlatıp gittiği o gece bu işin sarpa saracağına olan inancım iyice zayıfladı. gerçekten sarpa saracak diye başladığım işler genelde düz bir eğride seyredip sdonra bommm diye sonuçlanır. yine aynı şeyler oluyor.
bu kez beni barın dışında beni bekliyordu. son anda mekanda atlatmayı içi elvermemişti anlaşılan. onu gördüğümde "nereye kayboldun?" diye sordu. nereye kaybolmuştum? orada öylece oturup duruyordum oysa.
sonrasında yürümeye başladık. bir an önce gitmesi gerektiğini söyledi. söylediğine göre aynı yöne gidiyorduk. birlikte gitmeyi önerdim. bunu kabul eder gibi yaptı önce. sonra tarlabaşında taksinin yanına geldiğimizde ayrı ayrı gitmemiz gerektiğini söyledi. yolda alması gereken kişiler vardı. böyle olacağını biliyordum. ne de olsa onu ilk gördüğümde bir seferde kaç tane üç kağıt açacağını anlamıştım! ama o bunu bilmiyordu.